‘Diğer Gezginler’ Arşivi

Washington DC’nin Sunduğu Güzellikleri Bir Günde Keşfedebilmek

Pazar, Eylül 5th, 2010

Washington DC yolculuğuma öncelikle New York’tan bindiğim otobüsle başlıyorum. Yaklaşık 5 saatlik bir seferin ardından yağmurlu bir DC ile karşılaşıyorum. İlk bakışta oldukça huzurlu ve düzenli bir şehre benziyor. Nitekim gezimin devamında da bunun yerinde bir izlenim olduğu kanısına varıyorum. New York’un dur durak bilmeyen kaosundan sonra DC gerek yer altı ulaşım sistemi gerekse şehir planlaması nedeniyle turistler için her yeri elimizle koymuş gibi bulmamızı sağlayan bir şehir. Otobüsten indiğimde beni yağmurlu bir hava karşılıyor. Yağmurla beraber fazlasıyla nem de var. Bu beni biraz endişelendirse de çantamı sırtlayıp kalacağım pansiyonun yolunu tutuyorum.

DC Housing adlı pansiyonumu bulmam çok zor olmuyor. Burası 3 katlı bir evin pansiyona çevrilmiş hali. Çalışanlar oldukça güler yüzlü ve yardımcı.  Girişimi yaptıktan sonra pansiyonu geziyoruz ve odama yerleşiyorum. Bu arada oldukça aç olduğum için hemen en yakın marketi soruyorum ve bir şeyler alıp akşam yemeğimi hazırlıyorum. Bu sırada dikkatimi çeken başka bir konu ise Washington DC’nin aslında hiç de turistik olmadığı. New York’un aksine ne sokaklarda hediyelik eşyalar satan dükkanlar var ne de harita bulabileceğim bir yer. Pansiyonumda da sadece yer altı ulaşım sistemi haritası olduğu için açıkçası biraz şaşkınım. Yemeğimi yedikten sonra pansiyon çalışanları saat 21:00’da aşağıda bir film başlatacaklarını söylüyorlar ama ben oldukça yorgun olduğum için duş alıp uyumayı tercih ediyorum.

Ertesi sabah 8:30 civarında kalkıp hızlı bir kahvaltı yaptıktan sonra yola koyuluyorum. Yaptığım plana göre sabah şehrin doğu kısmında bulunan Union İstasyonu ve Amerikan Kongre Binasını gezip öğleden sonra ise orta kısımda kalan Beyaz Saray, Lincoln Anıtı ve çevresinin gezerek günümü tamamlamakken İngiliz bir arkadaşımla buluşmak istememden dolayı planı tam tersine çevirip ilk olarak Lincoln anıtına gitmek istiyorum. Pansiyonum Mount Vernon Square istasyonuna oldukça yakın olduğundan dolayı oradan Foggy Bottom istasyonuna hareket ediyorum. Elimde henüz hala bir harita olmadığı için öncelikli hedefim bir harita bulmak. İstasyondan çıkar çıkmaz bir polis memuruna Lincoln anıtına nasıl gidebileceğimi soruyorum. Tam o sırada gözüme ilişen bir marketten sonunda bir harita alabiliyorum. Haritanın oldukça detaylı olması beni gideceğim yerlerin çevresindeki başka anıtların varlığından haberdar ediyor. Böylelikle Lincoln anıtına varmadan caddenin hemen karşısındaki Albert Einstein anıtına da göz atıyor ve Arlington anıt köprüsünü ve Potomac Nehri’ni de görüp anıt parkların bulunduğu bölgeye giriyorum. Hava oldukça güzel olduğundan herkes anıtları ziyarete gelmiş durumda. Lincoln anıtına bakıp bilgi edindikten sonra merdivenleri inmeye başladığım anda Washington Anıtı’na kadar olan yansıma havuzunu ve II. Dünya Savaşı Anıtı’nı da içine alan bölgenin büyüsüne kapılmamak elde değil. Hemen yansıma havuzunun iki kenarında bulunan Kore Savaşı Gazi Anıtları ve Vietnam Gazi Anıtlarına bir göz atıyorum. Kore Savaşı gazileri için yapılmış olan bölüm oldukça etkileyici. Bir çok anıtın büyük bir üçgen oluştururcasına dizilmiş heykelleri perspektif etkisiyle de insanları ürpertmeye yetiyor.

kore-savasi-gazileri-aniti.JPG

Bunun ardından yolun solunda kalan anayasa bahçelerini içine alan gölün etrafında yürüyerek II. Dünya Savaşı Anıtı’na varıyorum. Gerek mimarisi gerekse tarihsel anlamı ile burası da oldukça etkileyici. Yolun karşısına geçtiğimde beni Washington Anıtı bekliyor. İçine girmek için aylar öncesinden biletlerin satıldığı bu anıta dışarıdan bakmakla yetiniyorum. Anıt bölgesinin hemen sağında Sylvan Açık Hava Tiyatrosu yer alıyor. Burada zenci Amerikalı kızların podyumdaymışçasına yürüyerek eğlenişleri görülmeye değer. Sonrasında, biraz ne yapacağımı bilemediğim için Beyaz Saray’ı gördükten sonra aynı yolu tekrar yürüyüp buraya gelmek ve yolun yine karşısındaki ‘National Mall’ olarak adlandırılan yürüyüşlerin ve toplu eylemlerin yapıldığı bölgeye geri dönmek gibi bir fikir geliyor aklıma ve bunun üzerine Beyaz Saray’a doğru yol alıyorum. Ulusal Akvaryum’u geçip sola döndüğüm anda Beyaz Saray Bilgi Merkezine girip Beyaz Saray’ın tarihçesi, şimdiye kadar hangi ailelere ne şekilde bir ev görevi gördüğünü, mimarisindeki etkileri ve resepsiyonlarda ne gibi tedbirler alındığını anlatan video ve posterlere göz atıyorum. Beyaz Saray’a vardığımı ise yolun kenarında parmaklıklardan fotoğraf çekmeye çalışan kişileri görür görmez anlıyorum. Ben de birkaç fotoğraf çektikten sonra Ulusal Yeni Yıl Ağacı’na bakıp Elips olarak adlandırılan çevresinde anıtların bulunduğu parkta biraz dinleniyorum. Bu arada saat 11:30 civarında. Zamanlama açısından hiçbir sıkıntım yok. National Mall’a vardığımda ise uzunca bir toprak yolun ortasında çimenlik kısmıyla uzandığı ve aslında bu yolun iki tarafında bulunan müzelerin görülmeye değer olduğunu fark ediyorum; ancak müzelerden önce anıtları bitirmem gerektiği düşüncesiyle yürümeye devam ediyorum. Bu yolun ortalarında ve sağında kalan Hirshhorn Heykel Bahçesi’ne uğrayıp yolu yarılıyorum.

amerikan-kongre-binasi.JPG
Bu sırada Amerikan Kongre Binası karşımda beni bekliyor. Kongre Binası Yansıma Havuzu’nu da geçtikten sonra binaya ulaşıyorum. Burası da kalabalık sayılacak kadar fazla insanın ilgisini çeker durumda. Binanın çevresinde bir tur attıktan sonra hemen bir üst sokaktaki Amerikan Yargıtay Binası’nı ve hemen yanındaki Kongre Kütüphanesi’nin Thomas Jefferson binasına uğruyorum. Saatin arkadaşımla buluşmama az kaldığını hatırlatması üzerine Union İstasyonu’na doğru hareket ediyorum. Union İstasyon Plaza’sından geçerek Özgürlik Zil’inin bulunduğu noktaya vardığım anda arkadaşımı görüp hasret gideriyoruz. Beraber Union İstasyonu’na girdiğimizde dışarıdan bu kadar ihtişamlı gözüken binanın içinde aslında çok da fazla bir şey olmadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz. New York’taki Grand Central İstasyonu’ndan sonra burası biraz hayal kırıklığı yaratıyor doğrusu. Burası bile turistik açıdan yavan kalmış bir yer.

chinatown.JPG

ChinaTown’a gitmek için metroya biniyoruz. ChinaTown oldukça küçük ama şirin bir bölge. Girişinde her ChinaYown gibi büyük bir köprü var. Çevredeki yiyecek yerleri biraz pahalı gibi duruyor ama yine de denemeye değer. Cadde boyunca yürüdükten sonra imzalanan ilk anayasanın kendisini içinde bulunduran Ulusal Arşiv binasına doğru yola koyuluyoruz. Her müze gibi burasının da girişi ücretsiz. Amerikan tarihini yakından takip edenler için kesinlikle görülmesi gereken bu müzede tarihsel yazışmalarla birlikte imzalanan ilk anayasayı yakından görüyoruz. İngiliz arkadaşım buradan oldukça etkileniyor. Sonrasında Eski Posta Ofisi’ne ve Ofis Kulesi’ne bakmak üzere yürümeye başlıyoruz. Sabahtan beri yürüdüğüm için ve de sıcağın da etkisiyle biraz yorulmaya başlıyorum. Binaya ulaştığımızda içeri girip girmemek adına bir tereddüt yaşıyoruz ve sadece dışarıdan göz attıktan sonra Almanya’da Hitler’in Nazi rejimi sırasında Yahudileri katletmesine yönelik olarak açılmış bir müzeye (Holocaust Museum) gitmeye karar veriyoruz. Müzenin çocuklar için yapılmış kısmı oldukça yaratıcı ve gerçekçi. Yahudi bir çocuğun gözüyle anlatılan ve her bir odanın o günün kötüleşen koşullarını konu aldığı bölüm gerçekten başarılı. Yetişkinlere yönelik bölümde ise toplu katliamın medya ve propaganda unsurlarını kullanarak bizleri ne kadar hızlı etkileyebileceğine dair materyallerle anlatılan kısmı buna ilave olarak baştan sona Hitler’in kullandığı tüm taktik ve yalan senaryolarla bunların tarihsel dönem üzerindeki etkisini birleştirerek sunmaları bu müzeye gitmeyi neredeyse şart kılıyor. Buradan da çıktığımızda saat 18:00’e yaklaştığından dolayı pansiyonuma geri dönüp arkadaşımla beraber bir şeyler yiyoruz.

Böylelikle Washington DC’yi bir günde tamamlamış oluyorum. Tabi yirmiye varan müzelerden sadece birkaçına gidebiliyorum; ancak gün açısından daha rahat olanlar mutlaka Ulusal Doğal Tarih Müzesi’ni ve ilgi alanlarına göre diğer müzeleri de mutlaka gezmeliler bence. İlkbahar mevsiminde Tidal Basin’de bir tekne turu yapmalı ve nehrin diğer kıyısında kalan anıtlara da uğramalılar.

albert-einstein-aniti.JPG

Şunu da belirtmek istiyorum: Şehir planlamasına baktığınızda temel olarak doğu-batı yönünde uzanan sokakların harflerle, kuzey-güney yönünde uzanan sokakların ise rakamlarla adlandırıldığını göreceksiniz; ancak harflerle adlandırılan sokaklarda ‘J’ harfinin yokluğu sizi şaşırtmasın. Bunun nedeni olarak kimileri bu harfin ‘I’ harfine benzemesinden kimileri ‘J’ harfini o zamanki alfabede yer almamasından kimileri ise şehir planlamasını yapan mühendisin zamanın yöneticilerinden biriyle anlaşamaması ve bu nedenle yöneticinin adının baş harfi olan ‘J’ yi sokak isimlerinden kaldırmasını öne sürüyor. Gerçek nedeni hala bilinmemekle beraber bu da şehrin sırlarından biri…

Selene Budak

Alsace - Fransa için Gezi Önerileri

Pazartesi, Ağustos 23rd, 2010

Wine Route- Şarap Yolu:

Genel:

Eğer doğadan ve yeşilliklerden hoşlanıyor ve yaz aylarında (Mayıs-Eylül) kendinize 4-5 günlük bir fırsat yaratabiliyorsanız önerebileceğim bir gezi Alsace. Alsace, Fransa’nın kuzey doğusunda Almanya ile sınırı olan bölgesi. Zaten tarih içersinde de iki devlet arasında sık sık el değiştirmiş, her iki dilin de konuşulduğu bir bölge burası. Bölge genellikle düzlük, yer yer tepelerle kaplı. (Yazının devamı…)

Uçuşta Olma Hali

Salı, Haziran 8th, 2010

Öyle bir kelime ki kelimenin her hali insana iyi geliyor.

Belki de insana özgü olmayan “kanat çırpışı”nın sahibi binbir çeşit güzel kuşları çağrıştırdığı için.

Kuşlar deyince de, hani aklıma gelmişken Richard Bach’ın müthiş bir eseri olan Martı kitabını okumayan yoktur en azından  film ya da tiyatrosunu izlemeyen yoktur… (Yazının devamı…)

MOĞOLİSTAN - 2

Salı, Haziran 8th, 2010

MOGOLISTAN ANILARI-  2.BOLUM

12 gunluk gobi gezisi- Ulanbator dan baslayip donen kirmizi noktali cizgi -yol yuzde yuz dogru olmayabilir ozellikle guney gobide bize isaret verecek haritaya gececek yol koy kasaba olmadigi icin tahmini guzergah biraz duz biraz egri boyle bir rotaydi iste…
(Yazının devamı…)

KENYA TANZANYA ZANZİBAR

Cuma, Mart 5th, 2010

1. GÜN                   13 Temmuz

Kenya vizesini hava alanından 25 USD karşılığı kolaylıkla aldım (transit geçiş vize ücreti 10 USD) Kenyadan Tanzanyaya geçip tekrar geri döneceğim için vize başvuru formunda “çoklu giriş” talep etmeme rağman vizeyi “tek giriş” için tanzim ettiklerini daha sonra farkettim. (Yazının devamı…)

Güney Etiyopya Kabileleri

Pazartesi, Mart 1st, 2010

27 Şubat 2010 sabahı Faruk Budak’ın tur liderliğinde bir A2A organizasyonu olan Güney Etiyopya, Omo Vadisindeki kabilelere 2 hafta süren bir geziden döndüm.  Bu olağanüstü, harika geziyi, gerçek Afrika’yı görmek, anlamak ve yaşamak isteyen herkese şiddetle tavsiye ederim.  Ben yaklaşık 15 seneden beri çeşitli Afrika ülkelerine seyahat ettim, bazılarına defalarca gittim, birçok Afrikalı arkadaşım ve tanıdığım var, ama hiçbiri bana Afrika’yı Faruk Budak gibi gösteremedi, sevdiremedi.  Afrika’yı Faruk Bey gibi gerçekten de çok seven, anlayan, Afrika’nın ritmini, kalp atışlarını hisseden ve Afrika’nın sevdiği, kucak açtığı birisi ile görmek, gezmek müthiş bir ayrıcalık.  A2A turları küçük guruplar halinde yapılıyor.  Biz tur lideri Faruk Bey ile birlikte yaşları 30′lardan 70′e kadar olan 5 kişiydik. Faruk Bey’in turları oluşturan kişilerin zevklerine ve ihtiyaçlarına, gurup uyumuna gösterdiği dikkat sayesinde tüm gezi aynı zevkleri paylaşan küçük bir arkadaş gurubunun ahengi içinde, her anı ayrı bir mutluluk getiren harika bir iki hafta olarak geçti.

Gezi sırasında müthiş güzel fotoğraflar çektik. Bazıları neredeyse nesli tükenmekte olan 15 ayrı kabileye mensup kişileri gördük.  Yola çıkmadan önce herkes kabilelerin ne kadar vahşi (özellikle Mursi ve Borena’ların) olduğunu, fotoğraf çekmenin ne kadar güç olduğunu söyleyip gözümüzü korkutmuştu ama tüm kabileler bizi çok sıcak karşıladılar, Faruk Bey sayesinde fotoğraf konusunu gayet iyi bir şekilde çözümledik ve doya doya kabileleri fotoğrafladık.

Dorzie’ler bize yalancı muz ağacından yaptıkları ve temel gıdalarını oluşturan Qacho’dan ikram ettiler, kendi yaptıkları bir içkiyi denedik.  Ari’ler bize teff’i nasıl öğütüp enjera yaptıklarını gösterdiler.  Borena’lar ise kahve seremonilerini bizle paylaşıp kahvelerini tattırdılar.  Borena kadınlarının boynundaki boncukları çok beğenince kolyelerini boyunlarından çıkarıp satın almamıza müsaade ettiler.

Her ne kadar bu bir kabile gezisi idiyse de Lake Chamo isimli gölde koskocaman timsahları, hipopotamları ve çeşitli kuşları tamamen doğal ortamlarında görüp fotoğrafladık.  Teknemizi gören onlarca 6-7 metre büyüklüğünde krokodilin güneşlenmeyi bırak suya girip tekneyi çevirmesi bizi korkutmaktan ziyade epey eğlendirdi… Tabii çektiğimiz fotoğraflar da cabası.   Dönüş yolumuzda Lake Ziway’da çeşitli kuş cinslerini de ayrıca fotoğrafladık.

Bu gezinin unutulmaz anıları arasında özellikle Hamer pazarında oturduğumuz yerden Hamer’lerin gelip geçmesini seyretmek, onları çok doğal hallerde fotoğraflamak; Borena’ların singing well’inde 10 genç delikanlının oluşturduğu bir kova takımının kuyudan yukarıya su çıkarışları, hayvanlarını sulamaları ve kadınların bizlerin yerinden bile kaldıramadığımız su kaplarını doldurarak kilometrelerce yol kat etmelerini saymam gerek.  Turmi’de çadır kampta geçirdiğimiz bir gece bardaktan boşanırcasına yağmaya başlayıp 8 saat süren yağmur bile ayrı bir keyif oldu.

Afrika gerçekten kendisini sevenlere kucak açıyor ve tüm güzelliklerini onlarla paylaşıyor.  Daha önceden organize edilmesi olanaksız iki güzel sürpriz bu muhteşem geziyi daha da ayrıcalıklı bir gezi haline getirdi.  Yabello’dan yola çıktıktan kısa bir süre sonra pastoralist bir kabile olan Borena Oromo’ların göç etmeye başladıklarını gördük.  Kurallarına göre göç başladığında hiç kimsenin kabilenin arasına girmesine izin vermiyorlar, bu da saatlerce konvoyun geçmesini beklemek demek.  Faruk Bey’in kabile ileri gelenleri ile sağlıklı müzakereci yaklaşımı sayesinde bizim geçmemize izin verdiler ama bu arada biz de göçü ilk elden seyretme imkânını bulduk.  Diğer sürpriz ise yolda Tour D’afrique’in bisikletçilerine rastlamamız oldu.  50 kadar bisikletçi bir araya gelip Kahire’den Cape Town’a kadar süren bir yarışı her yıl yapıyorlar, yolda onlara rastlamamızda çok güzel bir şans oldu.

Eğer sizde Afrika’nın özel büyüsüne kendiniz kaptırmak, Afrikalılar ile dost olmak ve onları gerçekten tanımak istiyorsanız kesinlikle Faruk Budak ile Afrika’yı gezin.  Faruk Bey ile olduğunuzda eminim Afrika sizlere de kucak açacak ve kendisini sevdirecektir.
Sevgilerimle.

Nilgün Öğün

Cengiz Kağan’ın Çocukları

Çarşamba, Ocak 20th, 2010

MOĞOLİSTAN’DA OTUZ GÜN

1. BÖLÜM

Ulanbator

Orta Asya’nın bir parçası var ki, bu topraklarda sükûneti, huzuru, hayatin nimetlerine şükretmemeği ve zamanın durduğunu hissetmemek elde değil.  Uçsuz bucaksız bozkırlarıyla, güneşin hep içinizi ısıttığı, mavi gökyüzünün sizi sarmaladığı, coğrafya ve iklim şartlarının doruklarda seyirdigi, Yörük yaşamın anavatanı, ekmekleri olan sürülerine, topraklarına saygılı insanlarıyla,   geçmiş yüzyılları bugüne taşıyan doğal hayat tarzlarıyla, dünyamıza minimum zararı veren hakkı ile bu toprakların efendileri Moğollar ve vatanları Moğolistan beni sarmaladı yüreğime minik minik mutluluk, umut ve farklı bir bakış bıraktı. (Yazının devamı…)

TİBET GİZEMİ

Çarşamba, Ocak 20th, 2010

0cak 2007

Dünya kültür, din, gelenek farkliliklarini tatma sevdalilari ve dagci gezginlerin, hep gitmek istedikleri bir ulke vardir ki bu ulke cografik olarak dunyanin iklim ve bitki cesitliliginden en magrum olanlarindan biri,  kislari kurak ve sert ruzgarlariyla, yazlari  fazla dusmeyen yagmurlariyla bu ulke insanlari, Dunyanin en yuksek  dag ve  platolarinda kendilerine yurt edinmis ozgun mu ozgun ve  etnik cesitlilikleriyle  tibetliler ve ulkeleri Tibet’tir. (Yazının devamı…)

KATMANDU

Pazartesi, Ocak 11th, 2010

Katmandu bana büyü yaptı galiba!

Büyüye ve benzeri şeylere inanmam ya neyse bu başlık yazıya uyacak.

İlkokul dönemimde İstanbul’un mahallerinde koşup oynarken, dar geldi o sokaklar bana, ağaçlar arasında koşmak, çayırlara yatmak, dalından meyve koparmak, evimin penceresinden baktığımda ufukların koşamayacağım kadar uzak olması, bu uzaklara gitme hevesi başlamıştı ve ben o yaşta nasıl olduysa annemi babamı bütün imkânsızlıklarına rağmen ikna ederek beni her yaz tatilinde babaannemin yanına 20 saat süren otobüs yolculuğu ile varılan iki aylık bir keşfe dönüştürmüştüm, tüm bayırlar bahçeler tepeler benimdi tıpkı tüm dünyanın benim sizin olduğu gibi.Yazının devamı…Hayat yolculuğunda günleri ayları yılları geride bıraktığım kocaman bir insansın artik dediğim bir an yine böyle bir duyguyla Asya topraklarındaki yüce Himalaya dağların eteğinde hep merak ettiğim görmediğim topraklar çağırdı beni, karar yolun yarısı derler iste yarısı cebimdeydi yolculuk hazırlıklarını o karar sevkiyle aylar öncesi tamamladım, günlerce ara ara elimdeki bilete bakıp sevinmeler, gezi kitaplarını ısmarlamalar gitmeden bu toprakları araştırmalar, tam olarak ne yaşayacağımı ne hissedeceğimi bilmeden üzerine gidip, bulmak üzerine düşünmelerle geçti günler. Bu nasıl bir duyguydu beni coşturan sevindirik çocuklar gibi yeni topraklara gidiyorum, kıpır kıpırım,  diye bağırtan bir duygu. (Yazının devamı…)

Milano ve Civarı

Cuma, Aralık 11th, 2009

TAYFUR KESKİN

Avrupa’da her zaman gidilecek ve bıkmadan yeni yerleri keşfedilecek ülke Italya. Klasik olarak Roma-Floransa-Venedik turları yapılır Italya için, belki ilk sefer için uygun, ancak sadece bu üç şehri görmek Italya’yı anlamak için yeterli değil. Diğer yerleri de gördükçe, insan tarihi ve doğal güzellikleri olan bir bölgenin ne demek olduğunu anlıyor. Bu nedenle biz, eğer başka bir planımız olmazsa hemen İtalya’ya yöneliyoruz. (Yazının devamı…)