KATMANDU
Katmandu bana büyü yaptı galiba!
Büyüye ve benzeri şeylere inanmam ya neyse bu başlık yazıya uyacak.
İlkokul dönemimde İstanbul’un mahallerinde koşup oynarken, dar geldi o sokaklar bana, ağaçlar arasında koşmak, çayırlara yatmak, dalından meyve koparmak, evimin penceresinden baktığımda ufukların koşamayacağım kadar uzak olması, bu uzaklara gitme hevesi başlamıştı ve ben o yaşta nasıl olduysa annemi babamı bütün imkânsızlıklarına rağmen ikna ederek beni her yaz tatilinde babaannemin yanına 20 saat süren otobüs yolculuğu ile varılan iki aylık bir keşfe dönüştürmüştüm, tüm bayırlar bahçeler tepeler benimdi tıpkı tüm dünyanın benim sizin olduğu gibi.Yazının devamı…Hayat yolculuğunda günleri ayları yılları geride bıraktığım kocaman bir insansın artik dediğim bir an yine böyle bir duyguyla Asya topraklarındaki yüce Himalaya dağların eteğinde hep merak ettiğim görmediğim topraklar çağırdı beni, karar yolun yarısı derler iste yarısı cebimdeydi yolculuk hazırlıklarını o karar sevkiyle aylar öncesi tamamladım, günlerce ara ara elimdeki bilete bakıp sevinmeler, gezi kitaplarını ısmarlamalar gitmeden bu toprakları araştırmalar, tam olarak ne yaşayacağımı ne hissedeceğimi bilmeden üzerine gidip, bulmak üzerine düşünmelerle geçti günler. Bu nasıl bir duyguydu beni coşturan sevindirik çocuklar gibi yeni topraklara gidiyorum, kıpır kıpırım, diye bağırtan bir duygu.
Yola çıkma ani gelip sırtıma çantamı aldığımda bir serçe kadar hafiftim uçabilirdim artik.

Katmandu’nun esrarengizliği, büyüsü üzerine
Benim bu topraklara ilk adim atma tarihim 11 Ocak 2006, Ülkedeki krallık yönetimine son verilmesinden yana halkın artik yeter! dediği, grevlerle, blok etmelerle sokağa döküldüğü, 2 hafta içinde 20 kişinin vurulduğu, iktidarın devrilmesine ramak kaldığı tarihlerdi. Bu beni rahatsız etmiyordu, ülkemde de böyle ortamlarda büyümemiş miydim, dünyanın her yerinde durum buna benzer, bunu düşünerek endişelenseydim evimden dışarı çıkmamam gerekirdi.
O ocak sabahı ilik puslu Katmandu hava limanı çıkışında hayatımda gördüğüm en genç taksi şoförüydü şehre varmada buluverdim kendimi. İlk iki gün için rezervasyon yaptığım otel bana 16 yaşlarında bir taksi şoförü göndermişti,
-varsın genç olsun, Asya insanları yasam zorluklarından hayata erken atılır, bu sokakları bu trafiği bu şehri benden daha iyi biliyor, bir de müthiş bir gülümseme sunup, eşyamı yüklerken merakla adimi, nerden geldiğimi soruyor, içten bir evsahipligi yapıyor, hemen bir çırpıda şehir hakkında bir iki bilgi veriyor, ne sıcak hoşuma gitti, Tek sorun bu şoföründe eli herkes gibi kornaya basma refleksine şartlanmış. Hiç durmadan Dat dat dat gidiyoruz.
Alandan otele 20 dk suren yolculukta penceremden izliyorum, ilk görüntü sokaklar caddeler insan seli, yüzlerce motor, minik taksiler dolu. Oldum olası otoların marka ve modellerini bilmem ama bunlar artik hurdaya gitme zamanı geçmiş cinslerden, özel taşıt pek görünmüyor, üfledikleri kapkara egzoz dumanları, bas bas bağıran kornalar, trafiğin gurultusu, arkasına önüne bakmadan ilerleyen yayalar yollara dökülmüş seyyarlar köşe diplerinde oturan dilenciler, sirtinda uyuyan bebeği ellerinde incik boncuk satan anneler, trafikle iç içe, hayretler içinde nasıl geçtiğimize herkesin nasıl ilerleyebildiğine aklim ermiyor, ağır ağır ilerliyoruz, kimsede birbirine kızmıyor bağırmıyor küfür etmiyor, sadece sürekli klaksona basıyor. Kirli havadan sakınanlar solunumlarını biraz olsun hafifletmek için ağız ve burunlarına maske takmış acaba kulaklık takan var mı diye bakıyorum ama yok tabi ya klaksonları duymadan nasıl ilerler bu kalabalık!

Bu karmasa, hava kirliliği hariç, beni rahatsız etmiyor, nedenini anlamak için önümde günler var sözlerini kendi kendime mırıldanıyorum. Konaklayacağım yere yaklaştıkça sokaklardaki kalabalık daha da artıyor.
Turistlerin mutlak uğrak yeri Thamel’in arka taraflarında son dar toprak varoş sokaklardan geçerken çocuklar taksiye dokunuyor el sallıyor şebeklik yapıyor, Teyzeler anneler açık kapıların önünde bulaşık yıkıyor, evlerinden sokağa sızan fakir görüntü acımalı bir tebessümle içimi sarıyor.
Otel resepsiyona varış ve ilk nameste, bu sözü 3 haftalık seyahatim boyunca o kadar çok duyacağım ki şaşarsınız, ellerinizi avuç içlerinden birleştirip çene altınıza doğru dik tutup göğsünüze yaklaştırılarak, hafif bir bas eğme ile herkese sunuluyor, hem merhaba hem nasılsınız yerine kullanılan sımsıcak bir söz. Otel kapısından girer girmez minik Hindu sunak turuncu taze çiçeklerle donanmış, Resepsiyonda ağır bir tütsü kokusu var, bir an önce formalite kayıtların bitmesini, Katmandu sokaklarına çıkıp kalabalığa karışmak istiyorum
Odama çıkıyorum yol gösteren otel çalışanı basamaklardan çıkarken önden düzgün İngilizcesiyle mırıldanıyor
-en üst kattasınız manzarası, en güzel oda diyor,
Bu minik esmer adam bir şatonun kulesine çıkar gibi anlatıyor, terasa çıkıyorum sis mi hava kirliliğimi tam anliyamiyorum, dağınık görüntülü tıka basa şehrin üstünde çıkan bir uğultu ve derme çatma binaların ustu, dağ göremiyorum
-galiba yanlış anladım gibi şeyler geçiyor kafamdan, sonra öğreniyorum ki sis ve hava kirliliği bazen öğlen saatlerine kadar tüm şehri etkisinde tutuyor şehrin bulunduğu vadiyi çevreleyen dağları öğlen sıraları net görmeye başlıyorsunuz.
Eşyaları atıp bir harita ile taksinin beni getirdiği yolu takip ederek kendimi turistik Thamel’in dar sokaklarında cingil cingil hediyelik eşya dükkânları renkli pasminalar, her turlu müziğin çaldığı CD ciler, kafeler, kitapçılar, barlar restoranların tütsülü kapılarından gelen nameste selamına yanıt vererek riksalarin, kalabalığın içinden geçiyorum. İlk anlar dar sokaklardaki tıkış tıkış binalar üstüme gelir gibi oluyor malum son 22 yıldır şehirde yasayan biri değilim. Kalabalık, … Hiç bir şeyin atılmadığı ıvır zıvır eşyalarla dolu fakir bir eve girmiş hissine kapılıyorum.
Tekerlekli bisiklet taksicilerden -riksalardan ardı ardına tapınaklara goturme tekliflerine-
- hayır, bir dakika, bir bakayım etrafıma, bana zaman verin
Demeden diyemeden kendimi prenses gibi arka koltuğa atıverdim, sıska bacaklarıyla beni çeken riksaci kalabalığı böle bole marifetli manevralarla geçiyor, bu eski merkez sokakları o zamanın kalabalığına göre yapılmış eskiden sadece atlarla el arabalarıyla geçilen bu dar sokaklar bugünkü kalabalığa yetmiyor kaldırım yok taşıtlar riksalar ve halkla dopdolu bir sele kapılmış gibi ilerliyorsunuz.
İçimdeki merak ve heyecanın yüzüme verdiği tebessümden emin Durbar meydanına gidiyorum şehrin can damarına. Eski sarayın olduğu meydan, anlamı da saray.
Aman Allahim görüntüsüyle panayır gibi bir yer. Küçük meydanda ve açılan kollarında 50 yi aşkın tapınak, insan hayvan karışımı Tanrı tanrıça figürleri, önlerinde dua edenler, yüksek stupalarin eteklerinde oturanlar, sunak satıcıları, yerlere acilmiş kadife çiçekçileri, yanan kandiller her köşede. Havada baharat tütsü toz mumlardan gelen yanık yağ kokusu karışımını soluyorsunuz. Turistik satıcılardan çok günlük ibadetlerine hitap eden sunak yemek, mum çiçekçi köylülerin getirdikleri taze sebze ve meyvecilerle dolu.

Tapınakların basamaklarında kış güneşi altında şekerleme yapanlar, dar sokaklardan güneş görmeyen evlerinden getirdikleri ıslak çamaşırları tapınakların güneşe bakan basamaklarına serenler, simsiyah uzun saclı kadınların oturmuş günlük dedikoduları onların yanında oynayan çocukları… İnanılmaz karma bir görüntü. Bu görüntüyü izleyen her şeyi fotoğraflayan no thank you diyen turistler, dilencileri, çöpleri karıştıran maymunları kopekleri de unutmamalıyım.
YAZININ DEVAMI İÇİN “PAGE 2″Yİ TIKLAYINIZ…




